OKTAR BABUNA VE CİHAT GÜNDOĞDU EVRİM TEORİSİNİN GEÇERSİZLİĞİNİ ANLATIYOR

SAYIN OKTAR'IN HABERTÜRK SANSÜRSÜZ PROGRAMINDAKİ CANLI RÖPORTAJI

ADNAN OKTAR'IN 51 KANALDA AYNI ANDA YAYINLANAN CANLI RÖPORTAJI (16 Ağustos 2009)

17 Ağustos 2009 Pazartesi

14.08.2009 TARİHLİ SANSÜRSÜZ PROGRAMINDA DARWİNİSTLERİN ARA FOSİL İLE İLGİLİ ÇARPITMALARINA CEVAPLAR


1. Ender Helvacıoğlu’nun ara fosil yüzlerce vardır iddiası:
Ender Helvacıoğlu ara fosil konusu ile ilgili olarak ilginç bir açıklamada bulunmuş ve bu canlıların yarı organlara sahip olmayacağını, ara fosil tanımlamasının bu şekilde olmadığını iddia etmiştir. Burada ciddi bir aldatma vardır.
Bir canlı eğer Darwinistlerin iddia ettiği gibi bir türden diğer türe dönüşüyorsa, örneğin yüzgeçlerin, iddia ettikleri şekilde kollara dönüşümünün ara aşamaları olması gerekir. Bunun için yüzgeç işlevsiz hale gelecek şekilde biçimsiz bir görünüme uğramalı, o arada “yeni oluşan bu hayali canlıda” ise daha önce hiç var olmamış bir kol oluşmalıdır. Darwinistlere göre başıboş gerçekleşen rastgele mutasyonlar sonucunda bu kol, doğru yerde doğru biçimde oluşana kadar defalarca değişime uğramalı, bu aşamada ortaya çıkan başarısız canlılar da ölüp fosilleşmelidirler. Yani, bir yüzgeç Darwinistlerin iddia ettikleri şekilde kola dönüşene kadar milyonlarca ara aşamadan geçmelidir. (Ellerin, parmakların ve tırnakların da doğru yerde, doğru sayıda ve doğru biçimde ortaya çıkması ve işlevsel olabilmesi için de bir o kadar ara aşama gerekmektedir.) Ve bu ara aşamaların tamamında garip görünümlü acayip canlıların var olması gerekmektedir. Dolayısıyla Helvacıoğlu’nun getirmesi gereken böyle fosillerdir. Helvacıoğlu, elinde böyle fosiller olmadığı için, panik halinde, “ara fosil bu demek değildir” deyip durmaktadır. Darwinistler iddia ettikleri bu hayali geçişe dair bir şey getiremediklerinden, genellikle bu aldatmaya başvururlar. Söz konusu programda Helvacıoğlu’nun tepkisi de bundan kaynaklanmaktadır.
Ender Helvacıoğlu hayali evrim çizimlerinde yarı canlılar çizildiğinin farkında mı değil?
Helvacıoğlu, Sansürsüz programında, “ara fosil böyle değildir, siz sanıyorsunuz ki, üstü kuş olacak altı sürüngen” gibi bir iddia da bulunmuştur. Helvacıoğlu’nun yanıldığı nokta, bunu zanneden Yaratılışçılar değil, ünlü Darwinistler ve dünyaca tannımış Darwinist dergilerdir. Darwinist yayınlarda sıksıkla sudan karaya doğru ilerleyen, yarısı balık yarısı sürüngen şeklindeki, arka tarafı yüzgeç ve kuyruktan oluşurken diğer tarafında ayaklar oluşmaya başlayan canlılar resmedilmektedir. Buradan insanlara, yeterli bilgisi olmayan halka, canlıların böyle imkansız bir dönüşümü geçirdikleri izlenimi verilmeye çalışılmaktadır.
Canlıların Darwinistlerin iddia ettikleri gibi bir türden diğerine geçiş yapabilmeleri için eski türe ait özelliklerini aşamalı olarak terk etmesi ve yeni türe ait özellikleri de aşamalı olarak kazanması gerekmektedir. Dolayısıyla Darwinist iddialara göre “körelen” ve “aşamalarla yeni oluşan” yarım organ ve yapıların fosil kayıtlarında olması gerekmektedir. Fosil kayıtlarında bunları bulamadıkları için “ara fosil böyle olmaz” deyip tam ve mükemmel canlıların resimlerini ara fosil diye halkımıza dayatmaya çalışmak çok büyük bir çaresizlikten kaynaklanmaktadır.
Ergi Deniz Özsoy’un canlıların değil, organların ara form olduğu iddiasına cevap:
Ergi Deniz Özsoy, ara fosil yokluğunu örtbas edebilmek için, mozaik evrim denen yepyeni ve hayali bir kavram ortaya atmıştır. Yarı canlılar değil, yarı organlar olduğunu ve bu yarı organların ara form olarak değerlendirildiğini iddia etmektedir. Özsoy’un bu iddiasına göre, kuş zaten bir şekilde oluşmuştur. Mükemmel yapılarıyla, müthiş kanat ve kas sistemi, olağanüstü akciğer sistemi, diğer canlılardan tamamen farklı iskelet yapısı ve muhteşem tüyleri ile zaten bir şekilde vardır. Bütün bu yapıların nasıl ve hangi aşamalarla oluştuğu önemli değildir. Özsoy’a göre, sadece geriye kalan birkaç organ sözde gelişmekte olduğu için ara form özelliği göstermektedir. Özsoy’un bütün söylediklerini doğru kabul ettiğimizi farz edelim, peki acaba o aşamaya kadar kuş, kuş haline nasıl gelmiştir? Mükemmel kuş olana kadar geçirdiği aşamalar nerdedir? Fosil kayıtlarında niye yokturlar? Özsoy’un iddiasına göre kuş, kuş oluncaya kadar her organında farklı zamanlarda değişimler meydana gelmelidir. Bu iddiaya göre, tek bir kuşun her bir organı için milyonlarca ara fosilin var olması gerekmektedir? BU ARA FOSİLLERDEN NEDEN TEK BİR TANE BİLE YOKTUR?
Özsoy, anlattığı karmaşık mantık ile ara fosil aldatmacasını meşru bir şekle sokmaya çalışmaktadır. Oysa kendisi de çok iyi bilmektedir ki, türden türe değişen, basitten komplekse dönüşen bir organizma yoktur, organ da yoktur. Buna dair TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL YOKTUR. Bunu tüm Darwinistler çok iyi bilmektedir.
Bunu Darwin de çok iyi bilmektedir. Türlerin Kökeni kitabında bunu açıkça itiraf etmiştir:
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, NEDEN SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMUNA RASTLAMIYORUZ? Neden bütün doğa bir KARMAŞA HALİNDE DEĞİL DE, TAM OLARAK TANIMLANMIŞ VE YERLİ YERİNDE? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında GÖMÜLÜ OLARAK BULAMIYORUZ?.. Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka BÖYLE BAĞLANTILARLA DOLU DEĞİL? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de BU BENİM TEORİME KARŞI İLERİ SÜRÜLECEK EN BÜYÜK İTİRAZ OLACAKTIR. (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)
Günümüz Darwinistleri de ara fosil olmadığı gerçeğini, olduça sık olarak dile getirmek zorunda kalmaktadırlar. Dünya çapında tanınmış Darwinistlerin ara fosilin yokluğu ile ilgili itirafları şu şekildedir:

Darwinist paleontolog Niles Eldredge:
"Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin'in Türlerin Kökeni'ni yayınlamasından önce bile paleontologlar tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri kehanetinde bulunmuştur... Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini doğrulamayacağı açıkça görülür hale gelmiştir. Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir. Türlerin şaşırtıcı bir biçimde sabit oldukları ve uzun zaman dilimleri boyunca hep statik kaldıkları yönündeki gözlem, "kral çıplak" hikayesindeki tüm özellikleri barındırmaktadır: Herkes bunu görmüş, ama görmezlikten gelmeyi tercih etmiştir. Darwin'in öngördüğü tabloyu ısrarla reddeden hırçın bir fosil kaydı ile karşı karşıya kalan paleontologlar, bu gerçeğe açıkça yüz çevirmişlerdir."
N. Eldredge, and I. Tattersall, The Myths of Human Evolution, Columbia University Press, 1982, s. 45-46

Ali Demirsoy:
“Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur.” Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, s.79

S. M. Stanley (John Hopkins Üniversitesi):
Bilinen fosil kayıtları kademeli evrim ile uyumlu değildir ve hiçbir zaman olmamıştır... Paleontologların çoğunluğu, delillerinin Darwin'in bir türün değişimine götüren çok küçük, yavaş ve giderek biriken değişiklikler üzerine yaptığı vurguyla çelişir durumda olduğunu hissetmiştir... Onların hikayeleri de örtbas edilmiştir. 7
S. M. Stanley, The New Evolutionary Timetable: Fossils, Genes, and the Origin of Species, Basic Books Inc. Publishers, N.Y., 1981, s.71

Science dergisi:
Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlarının dışında kalan çok sayıda iyi eğitimli bilim adamı, ne yazık ki, fosil kayıtlarının Darwinizm'e çok uygun olduğu gibi bir yanlış fikre kapılmıştır... Darwin'den sonraki yıllarda, onun taraftarları bu yönde (fosiller alanında) gelişmeler elde etmeyi ummuşlardır. Bu gelişmeler elde edilememiş, ama yine de iyimser bir bekleyiş devam etmiş ve bir kısım hayal ürünü fanteziler de ders kitaplarına kadar girmiştir.
Science, July 17, 1981, s.289

Neville George (Paleontolog, Glasgow Üniversitesi)
Fosil kayıtlarının (evrimsel) zayıflığını ortadan kaldıracak bir açıklama yapmak artık mümkün değildir. Çünkü elimizdeki fosil kayıtları son derece zengindir ve yeni keşiflerle yeni türlerin bulunması imkansız gözükmektedir... Her türlü keşfe rağmen fosil kayıtları hala (türler arası) boşluklardan oluşmaya devam etmektedir. (T. N. George, "Fossils in Evolutionary Perspective", Science Progress, vol. 48, January 1960, s.1)

Antropolog Jeffrey H. Schwartz:
"Pek çok paleontolog fosil kayıtlarında, kayıp halkaları bulmak yerine, sadece büyük boşluklarla ve bugüne kadar kaydedilmiş fosil türleri arasında herhangi bir ara form olmadığı gerçeğiyle yüz yüze geldi." (Schwartz, Jeffrey H., Sudden Origins, 1999, s. 89)

Edmund J. Ambrose (Londra Üniversitesi'nde hücre biyolojisi profesörü):
"Jeolojik araştırmaların bugün gelinen safhasında, jeolojik kayıtlarda, Yaratılışçıların, Allah'ın her bir türü ayrı olarak yarattığı düşüncesine ters düşecek hiçbir bulgu yoktur..." (Dr. Edmund J. Ambrose, The Nature and Origin of the Biological World, John Wiley & Sons, 1982, p. 164)

D.B. Kitts(Oklahoma Üniversitesi, Bilim Tarihi Profesörü)
Evrim, türler arası geçiş formalarını gerektirir, ama paleontoloji bunu evrimcilere vermemiştir. (D.B. Kitts, Paleontology and Evolutionary Theory (1974), p. 467)

Mark Czarnecki (Evrimci paleontolog):
Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar.

Carlton E. Brett:
Yeryüzünde hayat zaman içinde, yavaş yavaş ve kademe kademe mi gelişti? Fosil kayıtlarının bu soruya cevabı; "Hayır"dır.

Dr. Colin Patterson (Paleontolog):
Hangi bir türün başka hangi tür canlıdan geldiğini gösteren bir fosil fotoğrafı göstermemi istemişsiniz - böyle bir fosil kaydı mevcut değil.

John Adler ve John Carey:
Türler arası formları ne kadar fazla sayıda bilim adamı ararsa, o kadar fazla hayal kırıklığına uğruyor.

Mark Ridley (Zoolog, Oxford Üniversitesi):
Gerçek bir evrimci hiçbir zaman, yaratılışa karşı evrim teorisine dayanak olarak fosil kayıtlarını kullanmamaktadır.

Hoimar Von Ditfurth:
Geri dönüp baktığımızda, neredeyse ıstırapla aranan o geçiş biçimlerini bir türlü bulamamış olmamıza şaşırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü büyük olasılıkla böyle bir ara aşama hiç var olmadı

Tom Kemp (Oxford Üniversitesi):
Bir nesilden diğerine türlerin birbirine geçişinin mümkün olduğunu gösterecek tek bir kayıt örneği yoktur.

Prof N. Heribert Nilsson (Lund Üniversitesi, İsveç, Ünlü evrimci botanikçi):
Evrimi, 40 yıldan fazla süren bir deney ile kanıtlama teşebbüslerim sonunda başarısızlıkla sonuçlandı… Fosil materyali şu anda o kadar tamdır ki, yeni sınıflar oluşturmak mümkün olmuştur ve geçiş dizilerinin bulunmayışı, materyal eksikliği ile açıklanamaz bulunmaktadır. (Fosil kayıtlarındaki) boşluklar gerçektir; asla tamamlanamayacaklardır.

16 Temmuz 2009 Perşembe

SAYIN ADNAN OKTAR'IN ANTİ DARWİNİST İLMİ MÜCADELESİNİN ETKİSİ


Sayın Adnan Oktar 1980'lerin başından itibaren Darwinizm'in geçersizliğini ortaya koyan, Darwinizmi yerle bir eden bilimsel delilleri gösteren çok sayıda eser yayınlamıştır. Sayın Adnan Oktar'ın eserlerinden faydalanılarak hazırlanan belgesel filmler, makaleler, çeşitli afişler, sergiler ve konferanslar, Türkiye çapında çok büyük ve etkili bir anti Darwinist ilmi mücadele yapılmasına vesile olmuş, özellikle 1980'lerden itibaren Darwinizm'in Türkiye'deki etkisi hızla yok olmaya başlamıştır. 80'lerden önce Darwinizm'e inananların oranı %70'lere varırken, gün geçtikçe bu oran hızla düşmüş, bugün ise %5'lere kadar inmiştir. Türk Milleti'nin ve özellikle gençlerin Darwinizm'in geçersizliği hakkında bilinçlenmesi üzerinde Sayın Oktar'ın eserlerinin açık etkisi, Darwinistler tarafından da sık sık ifade edilmektedir. Genetik bilimi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk "Evrim Kuramı'nın Günümüzdeki Konumu" başlıklı konuşmasında bu gerçeği şu şekilde ifade etmektedir:

"Yıllarca üniversitelerde genetik bilimi hakkında dersler verdim. Şunu gördüm ki... Darwin, bir bilim adamı olarak görülmüyor. Öğrenciler, Darwin’in şarlatan ve din düşmanı olduğunu düşünülüyor....Öğrenciler, kuramla ilgili sorduğum sorulara çok güzel, yerinde cevaplar vermiş olsa da yazdıkları cevaplara inanmazlardı. Evrim kuramı ile ilgili her şeyin saçma olduğunu düşünürlerdi. 80'DEN SONRA BÖYLE DÜŞÜNEN ÖĞRENCİLERİN SAYISI ARTTI... GEÇMİŞTE EĞİTİM SİSTEMİMİZDE DARWİN'E KARŞI BU KADAR TEPKİ YOKTUR. TEPKİNİN YOĞUNLUĞU 1985 YILINDAN İTİBAREN ARTMIŞTIR... Biyologdan tutun, kadın doğumculara kadar üniversitelerde evrim kuramını anlatan kişiler var. Bu kişiler evrim kuramını yeteri kadar bilmedikleri gibi, kabul de etmiyorlar."

dikkathaber.com, 26 Haziran 2009


8 Temmuz 2009 Çarşamba

35 BİN YILLIK FLÜT TARİHİN EVRİMİ İDDİASINI YALANLIYOR



Almanya’daki kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan 35 bin yıllık flüt, bugüne kadar bulunan diğer flütler gibi tarihin erken dönemlerinde yaşayan insanların gelişmiş bir sanat zevkine sahip olduklarını göstermektedir.

Arkeolog Nicholas Conard’ın 12 ayrı parça halinde bulduğu, kızıl akbaba kemiğinden yapılmış bu flüt, Güney Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’ndan çıkarılmıştır. 5 delikli bu flüt kolay kırılabilecek bir yapıda olduğu için arkeolog Conard, bu enstrümanın işlevselliğini test etmek için aynı cins kemikten flütün birebir kopyasını oluşturmuştur. Bu flütle Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullanarak Amerikan Ulusal marşını çalmıştır.

Arkeologlar aynı mağarada flütün yanısıra mamut dişinden yapılmış altı heykelcik de bulmuşlardır. Hollanda Leiden Üniversitesi’nden arkeolog Wil Roebroeks, 35 bin yıl önce Avrupa’da ileri bir kültürün hakim olduğunu ve bu insanların yaşam biçimleriyle günümüz insanlarınınkinin benzerlik gösterdiğini açıklamıştır. Arkeolog Roebroeks bu flütleri modern insanların üretip, çaldığını söylemektedir. Kanada, Victoria Üniversitesi’nden April Nowell de bu bulguların iyi gelişmiş, yerleşik bir teknik ve geleneğin varlığını ortaya koyduğunu açıklamıştır.

Bu arkeolojik buluntular Darwinistlerin, insanların maymunlara ortak bir atadan geldikleri iddiasını bir kez daha yalanlamaktadır. Darwinistler, on binlerce yıl önce sözde hırıltılar çıkarıp, hayvani bir yaşam sürdüğünü iddia ettikleri maymunumsu varlıkların toplu halde yaşadıklarını ve böylece akıllı ve sosyal davranışlar geliştirdiklerini iddia ederler. Oysa sürü halinde yaşayan yalnızca bu sözde ilkel varlıklar değildir. Goriller, şempanzeler, maymunlar ve daha pek çok hayvan türü sürüler halinde yaşamaktadır. Ama bunların hiçbiri insanlar gibi akıllı ve sosyal davranışlar geliştirmemiştir. Hiçbiri yedi nota ölçülü flüt yapmamış, heykeltraşlık yapmamış kısaca akıl ve yetenek sergileyememiştir. Çünkü akıllı ve bilinçli davranış yalnızca insanlara has özelliklerdir. Geçmişten günümüze izi kalan onbinlerce yıllık tüm bu eserler de, bizler gibi akıl ve şuura sahip, hesaplama, planlama, üretme yeteneği olan Allah’ın ruh verdiği insanlar tarafından meydana getirilmiştir.




Üstteki 7 bin yıllık duvar resminde görülen flüt çalan insan figürü, dönemin insanlarının müzik bilgisine ve kültürüne dolayısıyla, gelişmiş bir zihniyete ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir.


Yaklaşık 7 bin yıllık olan yandaki duvar resminde, müzik aleti çalan bir adam görülmektedir. Üstteki resimde ise, Botswana'da yaşayan Dzu yerlilerinden biri benzer bir müzik aletini çalarken görülmektedir.
7 bin yıl önce kullanılan bir müzik aletinin çok benzerinin bugün halen kullanılıyor olması dikkat çekici bir durumdur. Bu, Darwinistlerin iddiasını yıkan örneklerden biridir. Darwinizm'in iddia ettiği gibi medeniyet hep ileri gitmemekte kimi zaman da binlerce yıl aynı şekilde kalmaktadır. Bu adam 7 bin yıldır var olan bir müzik aletini kullanmaya devam ederken, dünyanın öbür ucunda en gelişmiş müzik aletleriyle senfoniler bestelenmekte, her iki kültür de aynı dönemde yaşanmaktadır.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

"DOĞAL SELEKSİYON EVRİMLEŞTİRİR" İDDİASI BİR SAHTEKARLIKTIR

Darwin, 1800'lü yıllarda, “evrim mekanizması” olarak bir kavram öne sürmüştü: Doğal seleksiyon

Doğal seleksiyon, diğer bir ifadeyle ‘doğal seçme’ demektir. Güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşabilen zebralar hayatta kalacaktır.


Doğal seleksiyon gerçekten de doğadaki canlılar arasında gözlemlenen bir mekanizmadır. Ancak hiçbir zaman evrimcilerin hayal ettikleri gibi canlılara yeni özellikler ekleme ve yeni bir tür meydana getirme yeteneğine sahip değildir.

Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir coğrafi bölgede bir tanesi daha tüylü, diğeri ise nispeten daha kısa tüylere sahip iki benzer köpek cinsinin yaşadığını varsayalım. Eğer bu bölgede hava sıcaklığı ekolojik bir farklılık nedeniyle önemli ölçüde düşerse, uzun tüylü köpekler kısa tüylü köpeklere göre soğuğa daha dayanıklı olacaklardır. Bunun bir sonucu olarak da uzun tüylü köpekler daha avantajlı hale gelecek, yani daha uzun yaşayacak, daha fazla çoğalacak ve daha kolay beslenecektir. Bir süre sonra kısa tüylü köpeklerin sayısı iyice azalabilir ya da bu canlılar sıcak bölgelere göç edebilirler veya soyları tamamen tükenebilir. Yani uzun tüylü köpekler doğal seleksiyonla seçilmiş ve avantaj kazanmış olurlar.

Ancak dikkat edilirse bu süreç, ortaya yeni bir köpek cinsi çıkarmış değildir. Doğal seleksiyon yoluyla, sadece zaten var olan iki farklı cinsten biri savantaj kazanmıştır. Ortada hiç uzun tüylü köpek yok iken, doğal seleksiyon sonucunda uzun tüylü köpekler oluşmuş değildir. Bu köpeklerin zamanla bir başka canlı türüne dönüşmeleri de zaten kesinlikle söz konusu değildir.

Kısacası doğal seleksiyon ortaya yeni türler, yeni özellikler çıkarmamakta, sadece zaten var olan türlerin yaşam olanakları artmaktadır. Yeni bir tür ve yeni bir özellik oluşmadığı için de, bir “evrimleşme” yaşandığından söz edilemez. Bir başka deyişle, doğal seleksiyon hiçbir “evrim” sağlamaz. Nitekim Darwin’in kendisi de bu gerçeği itiraf etmiştir:

"Doğal seleksiyon, yararlı yapıların başlangıç aşamalarının oluşması için yetersizdir."1

Tanınmış evrimci paleontolog İngiliz Colin Patterson’un bu konudaki itirafı ise şöyledir:

"Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm’in en çok tartışılan konusu da budur."2

Doğal seleksiyon, yenilik getirip bununla türleri değişime uğratan, örneğin, bir sürüngenin zamanla kuş haline gelmesini sağlayan mucizeler gerçekleştiren bir mekanizma değildir. Ünlü biyolog D’Arcy Wentworth Thompson’un söylediği gibi; “Tabi seleksiyonda gördüğümüz şey yaratmak değil yok etmek, budamak ve yangına sürüklemektir.”3

Dolayısıyla Darwinistler, doğal seleksiyonu bir evrim mekanizması olarak insanlara tanıtmaya çalışarak yalan söylemektedirler. Doğal seleksiyonun evrim sağlamadığını kendileri de bilmelerine rağmen, bir sahtekarlığı insanlara empoze etmeye çalışmaktadırlar. Darwin’den kalan mirasa sahip çıkmak ve hayali senaryolarına yeni bir mekanizma uyduramamak, onları bu köhne iddiaya, bu büyük yalana bağımlı kılmıştır. Günümüzde hala bu büyük yalana sahip çıkmaya çalışan Darwinist bilim adamları bulunmaktadır. Bu yalanın ayakta kalamayacağını görenler ise, başka bir yalanla ortaya çıkmışlardır. Bu yalan, “mutasyonlar evrimleştirir” iddiasıdır.

1. Charles Darwin, The Origin of Species, 6th edition, 1859 (London: J.M. Dent and Sons Ltd., 1971) - Nicholas Comninellis, Creative Defense, Evidence Against Evolution, Master Books, 2001, s. 84
2. Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC.
3. Lee M. Spetner, Not By Chance, Shattering the Modern Theory of Evolution, The Judaica Press Inc., 1997, s. 175

DARWİNİSTLERİN 'ORTAK ATA' ALDATMACASI

Savundukları teoriden utanç içinde olan Darwinistler, şimdi “maymundan geldik” iddiasını örtbas etmeye çalışıyorlar. Darwin’i de korumaya alarak, “aslında Darwin de maymundan geldik dememişti, ortak bir atadan bahsetmişti” diye ortaya çıktılar. Darwinist yayınlar, birdenbire bu aldatmacaya sahip çıktı ve “maymunlar atamız değil, kuzenlerimizmiş” gibi saçmalıkları manşetten vermeye başladılar. Darwinistler, mantık dışı iddiaları nedeniyle artık daha fazla küçük düşmemek için yepyeni şeyler uyduruyorlardı, fakat uydurdukları şeyler onları daha fazla küçük düşürdü.

Buradan söz konusu iddiayı sahiplenen Darwinistlere sesleniyoruz:

“İnsanın (hayali) atası maymun değil, ortak bir ataydı” diyerek kendinizi küçük düşürüyorsunuz. Tarif ettiğiniz şey, sonuçta maymuna benzeyen garip bir varlık değil mi? Ve bu canlı, sizin iddianıza göre, maymuna benziyor mu, benzemiyor mu? Anlaşıldığı kadarıyla benziyor. Şu durumda, buna maymun veya başka bir şey denmesi ne fark edecek? İnsana benzeyen vahşi bir hayvan değil mi kastettiğiniz. Eğer içiniz rahatlayacaksa buna “taymun” diyelim. Bunun adı “taymun” olduğunda bu saçma iddianız kurtulacak mı?

Demagojiyi bırakın! Bu tümüyle ilkel bir düşüncedir. Maymuna benzer garip bir mahluku “ortak ata” ilan edip, “aslında maymundan değil ortak atadan geldik” diye ortaya çıkmak oldukça küçük düşürücü bir harekettir. Bahsettiğiniz bu hayali garip mahluku tanımlamak için insanlar ona “maymun” diyorlar. Bu canlı gorile de benzer, şempanzeye de, primata da. Fakat genel tanım olarak maymun olarak nitelendirilmiştir. Bu sözün bir varlığı tanımlamak için kullanılan herhangi bir söz olduğunu anlamazlıktan gelip “biz aslında böyle demedik” demek olmaz. İnsana çok benzeyen bir sürü maymun olmuştur. Örneğin, Homo habilis olarak tanımlanan maymun türü, yapısal olarak insana oldukça benzerlikler gösterir. Ama bu canlı, vücudu tüylerle kaplı, keskin dişleriyle oraya buraya saldıran, hatta kendi türdeşinin etini yiyen tam bir maymun, yani bir hayvandır. Belli açılardan insana benzerliği bir şey değiştirmemektedir.

İnsan, tamamen farklı bir varlıktır.

İnsan, aklı ve şuuru olan, görüntüyü görüp algılayan, bunlar üzerine düşünüp yorum yapan, muhakeme ve yargıya sahip olan, yani RUH SAHİBİ BİR VARLIKTIR. Bir canlının “insan” olabilmesi için onun, “benim” diyen, kendi varlığının farkında olan RUH SAHİBİ bir varlık olması gerekir. Ruh, bir kediye bile verilse, o varlık kedi görünümünde insan olur. İnsanı diğer canlılardan ayırd eden şey, yalnızca, sahip olduğu ruhtur. Bunu anlamazlıktan gelmeyin!



Darwinistler maymun benzeri çeşitli canlı resimleri oluşturup bunların insanın atası olduğu iddiası ile ortaya çıkarlar. Oysa bir canlı insana ne kadar benzerse benzesin, o canlının insan olabilmesi için, görüp duyduklarından anlam çıkaran bir canlı olması, yani “ruhunun” olması gerekir.

Darwinistler, Yine Aynı Taktiği Kullanarak Tesadüf İzahını da Anlamazlıktan Gelirler

Darwinistler;
Hayali “maymun ata” konusunu anlamazlıktan gelme taktiğiniz, “tesadüf” konusunu anlamazlıktan gelme taktiğiniz ile aynı! Darwinizm; yaratılışı, Yaratıcı’yı (Yüce Allah’ı tenzih ederiz) ve dolayısıyla canlı varlıklardaki bilinç, akıl ve tasarımı tamamen inkar eden ve dolayısıyla her şeyi şuursuz tesadüflere ve başıboş, kontrolsüz olaylara bağlayan sapkın bir inançtır. Darwinizm’in başka bir tarifi olmamasına rağmen, Darwinistlerin tüm izahları tesadüfe dayanmasına rağmen ve tüm yayınlarında alenen tesadüfü anlatmalarına rağmen, “biz aslında tesadüfü kastetmedik” diye ortaya çıkmaktadırlar. Bu açıkça, tesadüfün adını değiştirmeye kalkmaktır.

Tıpkı hayali “maymun ata”nın adını değiştirmeye kalktığınız gibi, tesadüfün de adını değiştirmeye kalkmayın. Tıpkı “maymundan geldik” dediğiniz zaman küçük duruma düştüğünüzü bildiğiniz gibi, “tesadüfen oldu” dediğinizde de küçük duruma düştüğünüzü biliyorsunuz. İşte bu yüzden, bu saçmalığın ismini alenen değiştirmeye kalkıyor ve “biz tesadüf demedik” diye ortaya çıkıyorsunuz. “Peki şuurlu bir varlık mı yaptı” diye sorulduğunda “hayır” diyorsunuz. “Tüm olaylar bir bilincin, bir aklın kontrolünde miydi?” diye sorulduğunda yine “hayır” diyorsunuz.

İşte bu, bir aldatmacadır. Bir şey ya vardır, ya da yoktur. Bir masanın üzerindeki tabak ya vardır ya da yoktur. Bunun üçüncü bir açıklaması olamaz. Dolayısıyla demagojiye bir son vermelisiniz. Çocukça açmaza girerek kendinizi bu kadar küçük düşürmenize bütün insanlık şaşırıyor.

Daha önce defalarca tekrar ettiğimiz önemli bir gerçek var: İnsanlar artık gerçekten Darwinist aldatmacalarla kandırılamıyorlar. “Tamam, maymun değil ama ortak ata” dediğinizde bu izah zannettiğiniz gibi insanlar üzerinde tatmin edici ve inandırıcı bir etki bırakmıyor. Bu izahlar, yalnızca uzunca bir süredir insanlara gösterdiğimiz ve anlattığımız bir gerçeği teyid ediyor: Darwinistlerin ellerinde demagoji dışında hiçbir şey olmadığı gerçeğini.

Böyle örnekler oldukça, insanlar, Darwinistlerin yıllardır kendilerini nasıl yöntemlerle aldatmakta olduğunu daha iyi görüyorlar. İnsanlar, Darwinizm’in bir sahtekarlık olduğuna daha çok kanaat getiriyorlar. İşte bu sebeple artık yapılması gereken şey, bu durumu kabul edip bilimsel gerçeklere göre hareket etmektir. Darwinizm’in yenildiğini kabullenerek insanlara gerçekleri anlatmaktır. İnsan, yeryüzündeki tüm diğer varlıklar gibi, Rabbimiz’in dileği ve emri ile yoktan yaratılmıştır. İnsanı insan yapan, Yüce Allah’ın ona bahşettiği ruhtur. Yeryüzündeki ve bu evrendeki hiçbir şey, Allah’ın bilgisi ve yüce takdiri dışında hareket edemez. Dolayısıyla bu evrenin hiçbir noktasında, tek bir atomunda bile bir rastgelelik olması mümkün değildir. Her varlık, alemlerin Rabbi olan Allah’ın üstün gücünün, kudretinin ve sanatının tecellilerini üzerinde gösterir. İşte bu, üstün, benzersiz ve kusursuz Yaratılış’tır.

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

3 Temmuz 2009 Cuma

IRKÇILIĞIN KÖKENLERİ VE DARWIN'İN EVRİM TEORİSİ

19. yüzyıl, Avrupalı "beyaz adam"ın diğer kıta ve medeniyetlere hızla yayıldığı bir dönemdi. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, Avrupalı devletler Güney Asya'nın önemli bir bölümünü, Afrika'nın neredeyse tümünü ve Latin Amerika'nın bir kısmını kolonileştirmekle uğraşıyorlardı. Kuzey Amerika'da ise "beyaz adam"ın Kızılderili katliamı sürüyordu. ABD, üzerine kurulduğu coğrafyanın yerlilerini öldürerek Batı'ya doğru genişliyordu.

Kısacası, o dönemde, yani 19. yüzyılın ikinci yarısında, dünya en acı biçimiyle emperyalizmi yaşıyordu. Batı, ulaştığı teknolojiyi kullanarak diğer medeniyetleri yağmalıyordu.Ancak Batı, hemen her işgalinin yaptığı gibi, yaptıklarına meşruiyet sağlayacak bir açıklama bulmak zorunda hissediyordu kendini. Afrika'da ya da Kuzey Amerika'daki yerlileri rahatlıkla öldürebiliyor, yurtlarından sürüp topraklarına el koyabiliyorlardı. Ama tarih yaptıklarını yazacaktı ve tüm bunları meşru hale getirecek bir açıklama bulamazlarsa, o tarihe birer yağmacı olarak geçeceklerini biliyorlardı.Peki emperyalizme meşruiyet sağlamak için ne gibi bir açıklama bulunabilirdi?

Emperyalistlerin Hezeyanı: "Avrupalı Olmayanlar Bir Tür Hayvandır"


Aslında bu soru henüz 16. yüzyılın başında gündeme gelmiş ve açıklamasını da beraberinde getirmişti. Kristof Kolomb'un 1492'deki keşfinden sonra, İspanyolların Amerika'yı sömürgeleştirmesi sırasında ortaya atılan bir açıklamaydı bu. Oldukça da basit bir mantığa dayanıyordu: Yerliler gerçek birer insan değil, gelişmiş bir hayvan türüydüler.

Bu iddia, ilk kez Kristof Kolomb ve adamları tarafından ortaya atılmış, sonra da Güney Amerika'nın kolonileştirilmesi işini üstlenen İspanyol "conquistador"lar (işgalciler) tarafından savunulmuştu. Ancak altın, şöhret ve toprak peşinde koşan bu yağmacılara karşı, Katolik Kilisesi tavır koymuştu. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya'ya ayak basan kolonicilerin "yerliler bir tür hayvandır" iddiasına karşılık, yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmasıydı. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililer'in gerçek insanlar (veros homines) olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.

Ancak 18. ve 19. yüzyıldaki materyalist ve din karşıtı fikirlerle birlikte Kilise, "dünyevi" konulardaki otoritesini tümüyle yitirdi. Bu nedenle Kilise, 19. yüzyıl sömürgeciliğine karşı çıkıp da sömürülen insanların da gerçek birer insan (veros homines) olduklarını söyleyemedi. Söylediyse de etkisi olmadı. Emperyalizm, yerlileri sömürmeye ve buna meşruiyet sağlamak için onları "bir tür hayvan" saymaya kararlıydı.

Darwin'e Göre "Kayırılmış Irk"

Tüm canlıların tesadüflerin ürünü olduğunu, insanın da maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia eden Darwin'in evrim teorisi, işte bu noktada emperyalizme büyük bir fırsat sundu. Çünkü bu teoriyle birlikte, sömürülen yerlilerin "bir tür hayvan" oldukları düşüncesine "bilimsel" bir dayanak göstermek mümkün hale gelmiş oluyordu. Teorinin bilimsel bir dayanağı yoktu (hiç bir zaman da olmayacaktı), ama gerekli zamanda gerekli siyasi güçlere hizmet edebilirdi.

Darwin, insanların yarı-maymun atalardan evrimleşerek bugünkü durumlarına geldiklerini ileri sürüyordu. Dahası, "Türlerin Kökeni: Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla" isimli kitabının başlığında da vurgulandığı gibi, bu evrim süreci içinde "doğa tarafından kayırılmış ırklar" olduğu iddia ediliyordu. Darwin'e göre insanların arasındaki kayırılmış ırk, "beyaz adam"dı. Kızılderililer, Afrikalılar ve diğer her türlü yerli halk ise, evrim sürecinde geri kalmış ırkları oluşturuyorlardı. Birer insan bile değillerdi. Ve insanların maymunları ya da diğer hayvanları "ehlileştirmeleri" ve kullanmaları nasıl meşruysa, bu geri ırkları "ehlileştirmeleri", onları köle olarak kullanmaları ve topraklarına el koymaları da o kadar meşruydu. Hatta, beyaz adam, kendi "ileri" kültürünü bu "geri" ırklara taşımakla, onların evrimine yardımcı olmak gibi bir iyilik bile yapıyordu.

Sosyal Darwinizm'in Kurucusu: Darwin'in Kendisi


Darwin'in evrim kuramının toplumlara uygulanması ile gelişen bu teori, "Sosyal Darwinizm" olarak adlandırıldı ve hem emperyalizmin en büyük "meşruiyet" argümanı hem de ırkçılığın en büyük dayanağı haline geldi. Hintli Antropolog Vidyarthi bu konuda şöyle der:

"Darwin'in ortaya attığı 'en güçlülerin hayatta kalması' düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam'ın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı ırkçılığı şiddetle benimsediler."

Sosyal Darwinizm'in en büyük öncüsü de Darwin'in kendisiydi. Descent of Man (İnsanın Türeyişi) adlı kitabında, "insan ırkları arası eşitsizliğin apaçıklığı" hakkında bir çok çıkarım yapıyordu. 1871'de çıktığı uzun gezide gördüğü Tierre del Fuego'lu yerlileri tanımlarken de ırkçı önyargılarını açıkça ortaya dökmüştü. Yerlileri "çırılçıplak, boyalara batmış, yabanıl hayvanlar gibi ne yakalayabilirlerse yiyen, yönetimsiz, kendi kabileleri dışındakilere acımasız, düşmanlarına işkenceden zevk alan, kanlı kurbanlar sunan, çocuklarını öldüren, karılarına köle gibi davranan, ağır batıl inançlarla dolu" insanlar olarak tasvir etmişti. Oysa aynı bölgeyi ondan on yıl önce gezen W. P. Snow, aynı yerlileri "güzel, güçlü çocuklarına düşkün, bazı özgün elsanatlarına sahip olan, bazı eşyalarda özel mülkiyeti tanıyan, en yaşlı bir kaç kadının otoritesini kabul etmiş" insanlar olarak anlatmıştı. Darwin'in bu insanları abartılı biçimde aşağılaması, onları "evrim sürecinde geri kalmış bir ırk" olarak tanımlayabilme isteğinden kaynaklanıyordu.

Darwin'in emperyalist ırkçılığa kazandırdığı bu meşruiyet nedeniyle, ünlü Çinli bilim adamı Hsu, onu "Victoria dönemi için ideal bir bilim adamı, Çin'e zorla afyon satabilmek için bu ülkeyi işgal eden ve bunu serbest ticaret ve 'en güçlülerin hayatta kalması' kuralına dayandıran ülkenin bilimsel dayanağı" diye tarif eder.

Darwin'in Türk Düşmanlığı


Darwinizm'in 19. yüzyıl ırkçı emperyalizme verdiği desteğin önemli bir örneği, Darwin'in Türk Milleti için kullandığı ifadelerdi.

Darwin'in Türk Milleti hakkındaki yorumları, 1888 yılında yayınlanan "The Life and Letters of Charles Darwin" adlı kitapta yayınlandı. Burada Darwin, doğal seleksiyonun "geri ırkları" eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürüyor ve sonra da Türk Milleti hakkında aynen şunları söylüyordu:

"Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı, ama artık bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum."

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Nitekim bu propaganda malzemesi etkili oldu. Darwin'in "Türk Milleti yakında yok olacaktır, bu evrimin kanunudur" anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi. İngiliz Başbakanı Willam E. Gladstone'un, "Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz" şeklindeki sözü, Darwinin teorisiyle Avrupa emperyalizmi arasındaki uyumun bir ifadesiydi.

Zenci Düşmanlığına Sözde Bilimsel Dayanak

Sosyal Darwinizm'i kullanarak kendilerine meşruiyet sağlamaya çalışan ırkçıların arasında, zenci düşmanları da başta geliyorlardı. İnsan ırklarını derecelere ayıran ve en üstününü "beyaz ırk" olarak tanımlarken en "ilkeli"ni de siyah ırk olarak gösteren ırkçı teoriler, Darwin'in teorisine dört elle sarıldılar.Evrimci-ırkçı teorisyenlerin başında gelen Henry Fairfield Osborn, "İnsan Irklarının Evrimi" başlıklı bir makalesinde, "ortalama bir zencinin zeka yaşı, Homo sapiens türüne ait onbir yaşındaki bir çocuğun zekasına ancak ulaşabilir" diye yazıyordu. Bu mantığa göre zenciler, Homo sapiens, yani insan bile sayılmıyorlardı. Bu çizginin en geç savunucularından biri olan Carletoun Coon ise, 1962'de yayınladığı Origin of Races (Irkların Kökeni) adlı kitabında, siyah ırkla beyaz ırkın, henüz Homo erectus döneminde birbirinden ayrışmış iki ayrı "tür" olduğunu öne sürüyordu. Beyazlar, Coon'a göre, bu ayrışmadan sonra evrimsel olarak öne geçmişlerdi. ABD'de zencilere karşı uygulanan ayrımcılığı savunanlar, evrim teorisinin kendilerine hediye ettiği bu "bilimsel" argümanları yakın zamanlara kadar kullandılar.

Sosyal Darwinizm'in büyük popülarite kazandığı bir diğer ülke ise Almanya oldu. Bu ülkede Darwinizm temelli ırkçılığın gelişmesindeki en büyük pay sahibi, ünlü biyolog Ernst Haeckel (1834-1919) idi. Darwin'in çalışmalarından çok etkilenen Haeckel, kendi çapında Darwinizm'e "katkıda" da bulunmuş ve "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) olarak özetlenen ve memelilerdeki embriyoların evrim sürecini yansıttığını öne süren teoriyi ortaya atmıştı. (Bu teorinin çürüklüğü yıllar sonra kesin olarak anlaşıldı ve dahası Haeckel'in kullandığı şemalarda sahtekarlık yaptığı ortaya çıktı.)

Haeckel, "Monist Birliği" adıyla bir dernek kurdu. Monizm, ateist materyalizmin bir versiyonuydu. Haeckel'in oluşturduğu bu atmosfer, yine aynı sonucu doğurdu: Irkçılığın temellendirilmesi. Daniel Gasman'a göre, "Haeckel, Almanya'nın ırkçılık, nasyonalizm ve emperyalizmi besleyen en önemli ideoloğu" sıfatını kazandı. Haeckel gibi evrimcilerin geride bıraktıkları miras üzerinde 20. yüzyılda ortaya çıkan ırkçılık ve Nazizm, Darwinistik düşünceyi kendilerine temel aldılar.

Faşizm ve "Ulusların Arasındaki Yaşam Mücadelesi"

Nazi ideolojisine öncülük eden en önemli kuramcıların biri olan Alman tarihçi Heinrich von Treitschke de evrimciydi. "Ulusların ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer bir biçimde şiddetli bir rekabetle gelişip refahlarını artırabileceklerini söyleyen Treitschke", bunun da daimi bir savaş ortamını gerekli kıldığını öne sürmüştü. Savaşı yüceltirken, bir ırklar hiyerarşisi düzenlemeyi de ihmal etmemişti. Treitschke, çizdiği evrim şemasına dayanak şöyle diyordu:

"Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksundurlar. Siyah ırkların yazgısı ise beyazlara hizmet etmek ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır... (çünkü) yamaklar olmaksızın hiç bir kültür var olamaz."

Bu ideolojik altyapı Hitler'e büyük ilham kaynağı oldu. Hitler'in "Ari ırkın üstünlüğü" ile ilgili teorilerini besleyen en önemli kaynakların başında doğal olarak yine Darwin'in teorisi geliyordu. Nazi lideri, "Ari ırkın üstünlüğü"nün "doğa" tarafından var edildiğine inanıyordu. Ünlü kitabı Kavgam'da şöyle yazmıştı:

"Nordik ırk, biyolojik kalıtım tarafından asaletle kutsanmıştır... Tarih, doğa tarafından kurulan ırksal hiyerarşiye uygun yeni bir bin-yıllık imparatorluk kuracaktır".

Hatta, bir yoruma göre, Hitler kitabı için "kavgam" ismini seçerken, Haeckel aracılığıyla benimsediği Darwinistik "yaşam kavgası" fikrinden esinlenmişti.Hitler'in Hıristiyanlığa karşı verdiği mücadelenin önemli bir unsuru da yine evrim'di. Daniel Gasman, The Scientific Origins of National Socialism (Nazizmin Bilimsel Kökenleri) adlı kitabında bu konuda şunları yazıyor:

Hitler, biyolojik evrim düşüncesinin geleneksel dine karşı kullanılacak en güçlü silah olduğuna inanıyor ve evrim teorisini benimsemediği için sürekli olarak Hıristiyanlığı suçluyordu... Ona göre, evrim modern bilim ve kültürün en önemli sembolüydü.

Hitler'in "Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz" derken dayandığı düşünce de, insanların maymundan evrimleştiğini savunan ve dolayısıyla bazılarının hala "maymun" statüsünü koruyor olabileceği sonucunu veren Darwinist fikirlerdi.Hitler'in dışında, Heinrich Himmler'den Joseph Mengele'ye kadar pek çok Nazi ideoloğunun söz ya da yazılarında da, evrim teorisine ve özellikle "güçlüler yaşar, zayıflar ölür" prensibine yapılan atıflar yer alıyordu.Nazi ideolojisi, 2. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine, tam 50 milyon insanın bu savaşta can vermesine neden oldu. Bu kan gölünün oluşmasında, Darwin'in büyük bir rolü vardı.

Sonuç

Darwinizm bundan bir buçuk asır önce ortaya atıldı. O zamandan bu yana insanlığa yaptığı katkı ise, dünyanın en kanlı diktatörlüklerini, ırkçılıklarını ve savaşlarını körüklemekten başka bir şey olmadı.Bu, Darwinizm'in ve ondan destek alan materyalizmin insanlığa bakışının doğal bir sonucudur. İnsanı bir hayvan türü olarak kabul eden, sadece maddeye inanan ve çatışmanın değişmez bir doğa yasası olduğunu düşünen bu felsefenin, zalim bireyler ve toplumlar oluşturması kaçınılmazdır.Tüm bu çarpıklıkların gerçek temeli ise, insanın kendi Yaratıcı'sını inkar etmesidir. Darwinizm gibi aldanışlara kapılarak Allah'tan yüzçeviren bir toplum, her türlü dejenerasyona açık hale gelir. Bunun sonunda ise mutlaka acı, korku ve yıkımla karşılaşır. Allah, Kuran'daki bir ayetinde bu İlahi gerçeği şöyle haber vermektedir:

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Allah, umulur ki dönerler diye, yaptıklarının bir kısmını onlara taddırmaktadır. (Rum Suresi, 41)

İnsanlığın barış, adalet ve huzur dolu bir düzen içinde yaşaması ise, ancak Darwinizm ve materyalizm gibi aldatmacalardan kurtulması ve kendi yaratılış amacını bilmesiyle mümkün olacaktır.

2 Temmuz 2009 Perşembe

ÇARESİZ DARWİNİSTLER SICAKLARDAN MEDET UMUYOR


Tarihin en kanlı katliamlarının ve savaşının baş mimarı olan faşist katil Adolf Hitler’in bilinen bir sözü vardır:

Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar inanır. İnsanları bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı süreki tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin.

Kendisi de koyu bir Darwinist olan Hitler’in bu sözü sapkın Darwinizm ideolojisini tam olarak özetlemektedir. 150 yıldır Darwinistler, Hitler’in bu felsefesini kendi ideolojilerine temel almış ve tarihin en büyük aldatmacasını büyük bir gürültüyle, defalarca tekrar ederek insanları buna inandırmayı başarmışlardır. Şimdi, yalanlarının ortaya çıktığı şu günlerde bile Darwinistler muhtemelen yine aynı taktiğin başarılı olacağını zannediyor olacaklar ki, türlü çeşit sahtekarlıklarla evrim yalanını tekrar etme eğilimindedirler. Bunun en yeni örneklerinden birisi, son dönem Darwinist yayınların manşetlerinde yer alan “Sıcak havalarda evrim daha hızlı gerçekleşiyor” aldatmacasıdır.



Daha önce pek çok kere açıkladığımız gibi, Darwinistlerin en bilindik taktikleri, sanki Darwinizm tümüyle ispatlanmış bir teoriymiş de yalnızca açıklanmadık birkaç detayı kalmış gibi davranmaktır. Sıcak havalarda evrimin hızlandığı yalanı, işte bu taktik icabı söylenmiştir. EVRİMİN BİLİMSEL OLARAK GERÇEKLEŞMESİNİN İMKANSIZ OLDUĞU, HİÇBİR BİLİMSEL DELİLLE DESTEKLENMEDİĞİ, HAYATIN BAŞLANGICINA DAİR HİÇBİR AÇIKLAMASININ OLMADIĞI ve evrimi destekleyen TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL BULUNAMADIĞI gerçeği, verilen bu haberin hiçbir yerinde yoktur. Teoriyi tamamen ortadan kaldıran bütün zorluklar bir kenara itilmiş, sanki sahte evrimin tek sorunu sıcak havaymış görünümü vermeye çalışılarak konu hakkında bilgisiz okuyucuyu mümkün olduğunca aldatabilmek amaçlanmıştır.

Darwinistlerin utanmazca sürdürdükleri bu sahtekarlık, elbette tüm foyaları ve sahtekarlıkları ortaya çıkmış olan evrim yalanına bir fayda getirmeyecektir. Fakat, söz konusu aldatmacanın mantıksızlığını ve batıl bir ideolojiye dayandığını gösterebilmek için Darwinistler tarafından yapılan bu sahte açıklamanın doğrusunu ortaya koymakta fayda vardır:

Canlıların metabolizmaları elbette hava sıcaklıklarına göre değişim gösterir. Sıcak havada, vücutta meydana gelen hücresel reaksiyonlar hızlanır, dolayısıyla metabolizma da hızlanır. Reaksiyonların sıcaktan etkilenerek bu hızlanışı bilimsel bir gerçektir ve bilim adamlarının tümü bunu bilir. Bu bilimsel gerçeği Darwinist bilim adamları da bilirler. Onların diğerlerinden farkı, bu bilgiyi Darwinizm sahtekarlığına propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışmalarıdır.

Darwinistler, söz konusu reaksiyon artışı sonucunda hücre içinde gerçekleşmesi muhtemel mutasyonların da sayısının artacağı ve bunun bir evrimleşme meydana getireceği iddiasıyla ortaya çıkarlar. İşte en büyük aldatmaca bu asılsız varsayımdadır.

Canlılarda her hücrenin, bölünerek kendi kopyasını çoğaltırken DNA'sının mutasyona uğraması ihtimaliyle karşı karşıya olduğu doğrudur. Fakat bu mutasyonlar, söz konusu Darwinist yayınlarda da itiraf edildiği gibi, yüzde 99 oranında DNA’da bozulmalara yol açarlar. Çünkü mutasyonlar canlı organizmalarda meydana gelen rastgele müdahalelerdir ve bu yapılarda kopmalara, bozulmalara, ölümlere yol açarlar. Mutasyonların bir canlıya fayda getirecek özellikler oluşturması gibi bir durum şimdiye dek tespit edilmemiş, gözlemlenmemiştir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Dolayısıyla söz konusu organizmada sıcağın etkisiyle meydana gelen mutasyon artışı, aslında daha fazla rastgele müdahaleye ve dolayısıyla da daha fazla yıkım ve bozulmalara sebep olacaktır.


Burada belirtilmesi gereken önemli ikinci husus ise şudur: Mutasyonlar canlıda herhangi bir zararsız değişime yol açsalar bile, bu, canlının mevcut gen yapısındaki bilgiler dahilinde gerçekleşen bir değişim olacaktır. Yani bir memeli, söz konusu mutasyonlar sebebiyle üçüncü bir kol, ikinci bir kuyruk kazanabilir, fakat hiçbir zaman kendi genom bilgisinde olmayan bir “kanat”a sahip olamayacaktır. Dolayısıyla Darwinistlerin iddia ettiği “evrimleşme” söz konusu değildir, bu iddia büyük bir sahtekarlıktır.

Darwinistlerin spekülasyon malzemesi her zaman bir genom içinde gerçekleşen küçük değişimler, yani varyasyonlar olmuştur. Darwinistler buna “mikroevrim” ismini takarlar. Oysa varyasyonların evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Darwinistlerin propaganda malzemesi yaptıkları şey, canlıların yaşadıkları ortamın şartlarına göre küçük değişimlere uğrayabilmeleri gerçeğidir. Fakat Darwinistlerin insanlardan gizlediği gerçek, CANLILARIN ANCAK KENDİ GENOMLARINDA VAR OLAN BİLGİ DAHİLİNDE DEĞİŞİM GÖSTEREBİLECEKLERİDİR. Yani bir canlı, ancak Allah’ın onun genetik bilgisinde var ettiği oranda değişime uğrayabilir. Ve o türün her bir üyesi, genetik bilgisinde olduğu için bu özellikleri gösterebilir. Tüy rengi değişebilir, gagası biraz uzayabilir, bedeni büyüyebilir. Fakat bunun dışında, Darwinistlerin bekledikleri tarzda türler arası bir değişim, hiçbir zaman var olmayacaktır ve olmamaktadır. Söz konusu canlı, HİÇBİR ZAMAN KENDİSİNDEN FARKLI BİR CANLIYA DÖNÜŞMEYECEK, ONUN ÖZELLİKLERİNE SAHİP OLMAYACAKTIR. Çünkü bir canlının, kendi genetik bilgisinde var olmayan bir bilgiyi dışarıdan alarak sorunsuzca yeni yapılar geliştirmesi mümkün değildir.

Dolayısıyla sperm ve yumurta hücrelerinin sıcak havalarda daha hızlı bölünmeye girmesi, canlı metabolizmasının sıcaktan etkilenen hızlı reaksiyonlar sonucunda hızlanması, yalnızca canlıda söz konusu varyasyonların hızlanmasını sağlayacaktır. Sıcaklık etkeni, yalnızca canlıyı, kendi genomu dahilinde, bulunduğu ortamın şartlarına daha uygun hale getirecektir. Fakat hiçbir zaman bir kertenkeleyi kuşa dönüştürmeyecektir. Bir sürüngen bir anda tüylerle kaplanmayacak, bir memeli yarasaya dönüşüp kanatlanıp uçmayacaktır. Bunların tamamı uydurmadır. Darwinist sahtekarlık, böyle çürük yöntemlerle, böylesine akıl dışı ve bilim dışı iddialarla sürdürülmeye çalışılmaktadır. Darwinistlerin bu çabası, ciddi anlamda zavallı duruma düştüklerinin göstergesidir.

Burada önemle belirtilmesi gereken diğer bir konu da, söz konusu spekülasyonu yaparken Darwinistlerin – HER ZAMANKİ GİBİ – bu iddialarına TEK BİR DELİL BİLE GETİREMEMELERİDİR. Her nedense bu iddia ile değişime uğramış, evrimleşmiş tek bir yapı veya organ ortaya sunamamaktadırlar. Darwinistler muhtemelen evrim safsatasının, hala yalnızca çürük demagojilerle sürdürülebileceğini zannetmektedirler. Oysa evrimin imkansızlığını ispat eden bilimsel delillerin gösterilmesiyle, 250 milyon fosilin deşifre edilmesiyle Darwinizm’in kendisi de, çürük yöntemleri de toprağa gömülmüştür. Allah, üstün yaratmasını insanlara tüm ihtişamı ile göstermiştir. Dolayısıyla söz konusu haberin etkili olacağını, insanları bu yolla aldatabileceğini zanneden Darwinist medyaya tavsiyemiz, kendilerini bu tip iddialarla küçük duruma düşürmemeleri, tüm dünyada gitgide hızlanan evrime karşı direnişi yakından takip etmeleridir.